Yoksulluğun Kurnazlığı, Kurnazlığın Yoksulluğu
Dağlar, insanlığın en çıplak yüzünü saklar. Toprağın taşla, taşın açlıkla buluştuğu yerlerde, hayatta kalma içgüdüsü zekânın en keskin bıçağına dönüşür. Yoksul dağlardan çıkan insanlar, genellikle “kurnaz” diye etiketlenir.
Çünkü onlar, yokluğun okulunda okumuşlardır. Bir avuç unu günlerce idare etmeyi, bir sözüyle bir kapıyı açmayı, bir bakışla tehlikeyi sezmeyi öğrenmişlerdir. Kurnazlıkları, medeniyetin salonlarında “ahlaksızlık” gibi görülse de, aslında en saf biçimiyle hayatta kalma sanatıdır.
Fakat burada derin bir paradoks gizlidir.Yoksulluk insanı kurnaz kılar; ama kurnazlığın en rafine hali, yoksulluğu sürekli üretmektir. En büyük kurnazlar, dağları yoksul bırakanlardır.
Onlar, sistemleri öyle ustalıkla kurarlar ki, dağdaki adam her seferinde “kendi kurnazlığıyla” hayatta kalırken, aslında zincirlerini daha da sıkılaştırır. Dağlı, bir ekmek parası için hile yapmayı öğrenirken; yukarıdakiler, onun bütün hayatını, emeğini, geleceğini hileyle ele geçirir. Aristoteles’in “insan, politik bir hayvandır” sözünü tersine çevirirsek:
İnsan, yoksul kaldığı sürece politik bir kurnazdır. Gerçek güç ise, yoksulluğu bir araç olarak kullananın elindedir.
Çünkü aç insan, özgür düşünemez. Kurnaz insan ise, özgürlüğünü kaybettiğinin farkına varmaz.
Dağlardan inen kurnaz adam, şehre vardığında iki seçenekle karşılaşır:
Ya kendi yoksulluğunu aşmak için daha büyük bir kurnazlığa sarılır ve sisteme katılır,
Ya da sistemin onu kurnaz yaptığı gerçeğini görerek, kurnazlığa karşı bir bilgelik geliştirir.İşte asıl felsefi soru burada başlar:
Kurnazlık bir kurtuluş mudur, yoksa daha sofistike bir kölelik biçimi mi?
Yoksul dağlar, belki de insanlığa en acı gerçeği fısıldar:
En keskin zihinler, en derin yoksunluklardan doğar.
Ama o zihinler, doğdukları yoksulluğu yok etmek yerine, onu sonsuzlaştıran bir düzene hizmet etmeye mahkûm edilirse…
o zaman kurnazlık, artık bir erdem değil, trajedidir.
Dağlar susar.
İnsanlar ise, hâlâ kurnazca gülümser.
Yorum Yazın