Yalnızlığın bireye inmiş hâllerini yaşıyorum, benden öte başka hayatların başka düşlerinde. Bir partizan şarkısı çalıyor karanlık çökmemiş sokağı isyankar birahaneden bozma yeni nesil bir meyhanede. Ben beni buluyorum benden öte benliğimde. Saklıyorum kimsesiz kimse olmak için kendime . Ben kimim bilmiyorum kırmızıya bürünmüş aydınlık kızıl karanlıkta. Öyle mahsun öyle keder dolduruyorum heybemi ölüm arefesinde. Kimse bilmiyor benden öte benim benliğimi ve ben, ben oluyorum her yudumda tıkanan boğazımda siyah davetkar kaybolmuş kendine benliğini hatırlatan soğuk bir yudumun sarhoşluğunda.
Kıvrılan bir ruhum ben, bedenim benden ayrı dolanır tenha soğuk sıcak çıplaklığında. Anlamaz insan bu denklemin rüyasını, bir hayal olur hayat, artmış batmaya yüz tutmuş gecenin çığlık kokan isyankar duman tüten efkarında. Ben sadece seyirciyim bu denklemin dans eden baharında. Öyle tutuk öyle isyankar öyle kendinden kopmuş yokluklarında varoluşun ilk baharında. Sen kimsin bilmiyorum ama sen olamayacak kadar ışıklı bir tabela, ışıksız bir geceyim, hepinizden uzak benimle ben olan, hiç kimsesiz kalan ama koca bir âlemin kenarda kalmış hünkârıyım ben.
Bak doldu zaman, ben bulamadım kendimi sıcak, kaygan rüzgarın ışıltılı hengâmesinde. Nedir bu bilinmezlik, benden uzakta benimle yaşayan, bensiz bir çorakta? Suyum nerde, nefes almak imkansızken çöl sıcağında okyanus zarafetinde bir melek edasıyla dans eden ama taşlarını döven, öfkesini kusamayan hayatın dışında belki de tam ortasında doğmuş ölmekte olan saklanmış acıların denkleminde. Kimsin sen, benim yerime benden çoğalan, zannetme kendini kendiyle üreyen, kendinden soluyan solucan? O, ben değilim; sen öfkemsin mutlu olduğum anlarda söylediğim sözlerden ibaret. Ama bilinmez bir ruhtur bende bulunan. Bilinmez öfkenin aşığıyım ben, sadece benden olan, benim bildiğim, senin ya da herhangi bir nefesin can bulmadığı.
Bulamadım bende, benden öte beni. Ömür bu; kaç fersah eder yaşamın kenarında dolaşıp yaşama dâhil olamayan hayat dansına karışan o kenar mahallesinin var olmamış ruhlarını. Yutkunur her nefes, aldığı havanın bireysel efsanesi bildiği, kendinden doğmuş utanmaz, ar eden küflenmiş öfkesini ve kime kusar bilmez ama kudurur kendine hiç diye yaşanmış hikayesini. Tam da zamanı gelmişken kimsesiz, kendinden korkarken ıssız kalıp susamış ateşin başında soğuk su damlasını.
Tepiniyor ruhum kendi boşluğunda, kimsesiz kendiyle salınan kendi yokluğunda. Anlamak imkansız, ben olmanın benden kalan benliğini. Çırpınan ruhum delirmiş dalgalar gibi döverken ruhumu, arayan benim benliğimin benini okyanus ortasında. Tıngırdar bir müzik sonun başlangıç sayılan noktasında ve ben bilirim, benin ben olmuş tornasında dövülen arafta kalmış bir akşamın zarif nezaketinde keyfin ah eden hüznünü. Öfkem insanlığımdan, insan olmayan insan ehillerine ve bilmediğim bir dilin sürüklenmiş bakir kalmış kuytularında dolaşan uykularında. Kuytu dediğime bakmayın, bu bir çukur; her nefeste daha derine sürüklenmiş gücünün yetmediği ışığın bile görünmeye cesaret edemediği bir çukur. Ben de daldım en derine kendimden öte benliğimle benden olan her şeyimle. Gördüğüm şey insanoğlunun insanlıktan öte kalmış varlığı mıydı? Yoksa ben miydim insan olmadan önce bilmeden öylesine daldığım ama nefes almanının imkansız olduğu, uzaktan seyri keyifli olan keyifsiz bir tecrübenin ruhuma dalmış en derin öyküsü mü?
Anlatmak, anlamak, anlaşılmak imkansız ise sürüklenen derenin akışında yok olmak, her fersahta uzaklaşmak kendinden ve herkesin anlayacağı ama hiç kimsenin anlayamayacağı cinsten itiraf edemediği kendine, kendinden benliğine akan sessiz bir yok oluştur bu. Varoluşa çıkan yolda oluşmuş varlığını yokluğa götürürken kayboluştur bu her âlemde her ruhta her mekânda...
Yorum Yazın