VARDI DA, BİZ Mİ GETİRMEDİK?
Konya'daki fakültemizin sınıfının yüksek tavanından süzülen güz güneşi, sıraların üzerine dökülen toz zerreciklerini aydınlatıyordu. 1990 yılının bir ekim sabahında, sınıfın havası her zamankinden daha ağırdı. "Amerikanya"dan büyük iddialarla, cebinde Batı’nın kibri ve akademik unvanlarıyla dönen o "OKKALI" profesör, bir komutan edasıyla sıraların arasında volta atıyordu. Normalde 120 - 140 fakülte öğrencisinin aldığı derslerin yeri 180 kişilik amfilerdi. Fakat profesör 80 kişilik sınıfların sıralarında 3'er kişi oturtarak 120 kişilik sınıf yapmıştı. Amfilerde öğrencileri takip edemezken, sınıfta her öğrenciyi yakından görebiliyordu.
Ben ise beş kardeşin aynı anda okuma mücadelesi verdiği o dar boğazda, bir memur maaşının mucizeler yaratmasını bekleyen taraftaydım. Profesörün almamızı istediği ders kitabı sadece 50 tane gelmiş, bir çırpıda bitmişti. Tekrar gelmesi 3-4 haftayı bulacaktı. Önümde ne deri kaplı bir ajanda ne de üç ortalı pırıl pırıl bir defter vardı. Sadece o dönemin yokluk simgesi olan, kenarları hafif tırtıklı, saman rengi ucuz teksir kağıtları... Kalemim o pürüzlü yüzeyde her ilerleyişinde, aslında hayatın zorluğunu kağıda döküyordum.
Sınıfın sessizliğindeki profesörün ayak sesleri tam başımda durdu. Gölgesi, not aldığım sarı kağıtların üzerine bir karabasan gibi çöktü.
"Aha, turistin biri daha!" dedi profesör, sesi sınıfın duvarlarında yankılanırken. "Adın ne senin? Ne defter var, ne de kitap... Buraya gezmeye mi geldin?"
Sınıfın o ölümcül sessizliğinde, bakışların üzerimde birer iğne gibi toplandığını hissettim. Bugün "mobbing" dedikleri o ruhu ezen ağır baskı, boğazımda düğümlenen bir yumruya dönüştü. Ama o yumru, geçmişin ve yokluğun verdiği bir refleksle kelimelere döküldü. Süleyman Demirel’in o meşhur akaryakıt kuyrukları için söylediği savunma, benim dudaklarımda bir onur kalkanına dönüştü:
"Vaadı da, getirmedik mi hocam?"
Bu cümle, profesörün yüzündeki o müstehzi ifadeyi bir anda öfkeye bıraktı. Beklemediği bu cevap, onun o "ithal" otoritesine indirilmiş bir darbeydi. Titreyen elleriyle kareli ceketinin cebindeki deri cüzdanına uzandı. Cüzdanın gözünde parlayan yüksek değerli banknotların arasından, sanki bir lütufta bulunuyormuşçasına en küçük değerli kağıt parayı çekip çıkardı. Masamın üzerine, o gururla not aldığım teksir kağıtlarının tam ortasına, bir hakaret gibi fırlattı:
"Git, üç ortalı bir defter al!"
O an, o küçük kağıt parası sıramın üzerinde koca bir dağ gibi büyüdü; altındaki sarı kağıtların onurunu ezmeye çalışıyordu. Yerimden fırladım, sınıfın kapısına yöneldim. Gitmek, o aşağılanmışlıktan uzaklaşmak istiyordum. Ancak kapının önündeki asistanlar, profesörün sessiz talimatıyla birer duvar gibi önüme dikildiler. İçeriye hapsedilmiştim ama ruhum o sınıftan çoktan çıkmıştı.
O gün sırama bırakılan o para, akademik hayatımın en ağır bedeli oldu. O profesör, o günden sonra her sınavda, her kağıtta o sarı teksir kağıtlarının ve o dik cevabın intikamını aldı. Okulum uzadı, yıllarım o kürsünün gölgesinde törpülendi.
Yıllar geçti... Şimdi geriye dönüp baktığımda; elimde kalan ne o profesörün verdiği paradır ne de haksız yere uzatılan okuldur. Elimde kalan tek şey; o gün o yoksul sıranın üzerinde, sarı teksir kağıtlarını savunurken gösterdiğim o sarsılmaz duruştur. Çünkü bazen bir defterin yokluğu, bir insanın haysiyetinden çok daha hafiftir.
Yorum Yazın