KIRMIZI ŞAPKALI ZAMAN YOLCUSU
Bir masanın kenarında değil,
tarihin kıyısında oturuyorsun sanki—
bir uygarlığın unutulmuş mührü
omzundan aşağı süzülen ışığa değiyor.
Gölgeler çekiliyor,
perdenin ardında başka bir çağ nefes alıyor.
Sen, kırmızı bir şapkanın altında
zamana meydan okuyan bir kelime gibi
usulca parlıyorsun.
Kırmızı…
Bir dudak payı cesaret,
bir tutam ihtişam,
bir nebze kader…
Şapkan, rüzgârı bile terbiye eden
o eski hanımefendilerin mirası gibi,
adı varsa bile artık unutulmuş,
çağı varsa bile aşılmış.
Konuştuğunda—
sesin bir menekşe tınısı,
bir bakır çanağın derin yankısı,
göğe yazılmış kadim bir kelam gibi
ruhun kapılarını aralıyor.
Şiirlere verdiğin ses
dünyadan değil,
göğün bir katından kopup gelen
ince bir tılsım taşıyor.
Sanki sözcükleri sen söylemiyorsun,
onlar seni bir vasıta seçiyor.
Ve sen,
duruşundaki nezaketle
eşikten geçip dünyaya gelmiş bir misafir gibi,
çok eski bir hikâyenin
bugüne düşmüş işareti gibisin.
Bir şapkanın gölgesi mi bütün bu büyü?
Yoksa gözlerinin ardındaki
o anlatılmamış masal mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim şu ki:
Sana bakınca insan
hem geçmişi hem geleceği
aynı anda duyuyor,
aynı anda inanıyor
ve aynı anda kayboluyor…
Bir kırmızı şapkanın altındaki
o zamansız yolculuğa.
Güven Albayrak

Yorum Yazın