Hüzün Hazineleri
Abdel Latif Moubarak'ın kısa öyküsü... Mısırlı yazar
Solgun bir kırsal güneşinin altında, "Amne Nine" kenarları rutubetten aşınmış tahta bir sedire oturmuştu. Önünde, eski su çarkı (sakıye) ritmik ve tekdüze bir hareketle dönüyor, boğuk bir hıçkırığı andıran gıcırtılar çıkarıyordu. Amne için bu çark sadece tarlayı sulamak için su kaldırmıyordu; geçmişinin kuyusundan hatıraları kepçe kepçe alıyor ve bugününün kuru havuzuna boşaltıyordu. Ahşabın ahşaba sürtünmesi, onun anladığı tek müzikti; seksenine merdiven dayamış bir kadınla, tozlu zamanlardan kalma unutulmuş bir makine arasındaki sessiz bir dildi bu.
Amne’nin elleri, asırlık bir çınar ağacının köklerine benziyordu; zamanın açtığı derin yarıklar ve fırlamış damarlar, tıpkı su çarkının çamurlu toprakta açtığı arklar gibiydi. Yüzündeki her bir kırışıklık, eski bir hüzün için bir "hazine" idi. Şurada gençliğinin baharında kaybettiği eşinin sızısı, burada ise şehirlerin sahte parıltısına kapılıp giden evlatlarının acısı saklıydı. Çarkın çanaklarından dökülen suya bakıyor ve ömrünün ellerinden kayıp gidişini, tek bir damlayı bile tutamadan izliyordu.
"Neden dönmüyorlar ey sakıye?" diye fısıldadı Amne, bir kuşun su içmek için çarkın kenarına konuşunu izlerken. Üç oğlu vardı; onları başkentin beton ve demir fısıltıları alıp götürmüştü. Başlarda mektuplar gelirdi, sonra telefonlar, sonra ise derin bir sessizlik çöktü; tıpkı öğle uykusundaki tarlaların sessizliği gibi. Su çarkı, onu asla terk etmeyen tek dostuydu; toprağa ve yerinden hiç kımıldamayan bu kadına sadık kalarak dönmeye devam ediyordu.
Sedirde, yanı başında, ceviz ağacından yapılmış, solgun sedef kakmalı küçük bir kutu duruyordu. Ona "Acı Hazinesi" adını vermişti. İçinde altın ya da para yoktu; sadece eski kıyafet parçaları, düğününden kalma silik bir fotoğraf ve artık hayaletlerden başka kimsenin yaşamadığı bir evin anahtarı vardı. Özlemi ne zaman ağır gelse bu kutuyu açar ve "geçmişin" kokusunu; mil kokusunu ve helal alın terinin o güzel kokusunu içine çekerdi.
Güneş batıya doğru eğildiğinde, su çarkının gölgeleri dev kollar gibi Amne’yi kucaklamak istercesine yere uzandı. O an, suyun yansımasında gidenlerin yüzlerini gördüğünü sandı. Elinde su testisiyle annesini, sığırları çarka bağlayan eşini gördü. Sakıye, ruhları yeniden inşa eden bir zaman makinesiydi; göğüsteki ağır bir yük olan hüznü, rüzgara anlatılan bir masala dönüştürüyordu.
Amne, kaplardan dökülen suyun tekrar akıntıya karışmasını seyretti. Hüznün de su gibi kapalı bir döngü içinde hareket ettiğini anladı. Kalpten çıkıyor, ruhu sıcak gözyaşlarıyla yıkıyor ve sonra nefsin derin "hazinelerine" yerleşmek üzere geri dönüyordu. Durmaksızın dönen çarka minnetle sallanan yeşil ekinlere bakarak kendi kendine, "Toprağı sulayan su ona can verir, kalpte yerleşen hüzün ise insanı olgunlaştırır," dedi.
Yıllar önce su çarkının bozulduğu o sert kış gecesini hatırladı. Amne o gün kendi kalbinin de durduğunu hissetmişti. Zayıf kemiklerine rağmen bizzat aşağı inip onu hareket ettirmeye çalışmıştı. Derdi toprağı sulamak değildi; yalnızlığını teselli edecek bir "ses" arıyordu. Çark nihayet döndüğünde, Amne daha önce hiç ağlamadığı kadar ağladı; o an anlamıştı ki, hüznü onun hayatta kalma yakıtıydı.
Köylüler sık sık yanına gelirdi: "Amne Nine, gel bizim evimizde yaşama, yalnızlık zordur." Gülümser ve nazikçe reddederdi. Yalnız değildi; hatıralarının krallığında yaşıyordu. Su çarkı onun kişisel muhafızıydı, akan suyun sesi ise Tanrı ve doğa ile yaptığı günlük sohbetti. Kalbinde taşıdığı o hazineler, onun sessizliğini anlamayan gürültülü bir hayat için terk edilemeyecek kadar değerliydi.
Göğsünde bir sızı, akşamın sıcaklığına rağmen uzuvlarına sızan tuhaf bir soğukluk hissetti. Su çarkına uzun, veda dolu bir bakış fırlattı. Gıcırtı artık onu rahatsız etmiyor, aksine ilahi ve nazik bir davete dönüşüyordu. Elini "Acı Hazinesi"nin üzerine koydu ve gözlerini kapattı. O an, kendisinin de suya dönüşmesini diledi; çarkın içinde akmak, sevdiği toprağı sulamak ve hüzünlerini yeşil buğday başaklarına dönüştürmek için.
Sabah olduğunda, köylüler onu başını sedirin ahşabına yaslamış, yüzünde yıllardır görmedikleri bir tebessümle buldular. Amne gitmiş, ardında o kapalı ahşap kutuyu bırakmıştı. Ama garip olan şuydu: Su çarkı, onu çeken hiçbir hayvan olmamasına rağmen, rüzgarın etkisiyle yavaş yavaş dönüyordu; sanki müziğin durmasına izin vermiyordu. Hazinelerin sahibi göçüp gitmişti ama sakıye orada kalıp, hüznünü hayata dönüştüren bir kadının hikayesini kıra bayıra anlatmaya devam ediyordu.
Yorum Yazın