Yorumlar
Ali Yurtseven
Tebrik ederim

Aile hekimliğinden çıkmıştım. Üzerimde hastane kokusu, zihnimde yarım kalmış düşünceler vardı. Cuma namazı yeni bitmişti. Caminin önündeki kaldırım her zamanki gibi kalabalıktı; acele edenler, selam verip geçenler, ayakkabısını sürüyerek yürüyenler…
Otobüs durağının orada rastladım ona.
İhtiyar gibi duruyordu ama değildi. Yüzüne dikkatle bakınca, neredeyse yaşıtım sayılırdı. Sadece üstündeki kıyafetler, sakalının biçimi ve yürüyüşü bugünden çok geçmişi anlatıyordu.
“Geçmiş olsun,” dedi.
Sesi yumuşaktı.
“Sağ olun,” dedim.
Yan yana yürümeye başladık. Ne durakta durduk ne de acele ettik. Sanki yol bizi seçmişti. O konuştu, ben dinledim.
“İnsan,” dedi, “bu dünyaya imtihan için gelmiş. Eski insanlar daha temizdi.”
Başımı salladım. Karşı çıkmadım. Gazeteci refleksiyle değil, insan haliyle dinledim.
“Telefon kullanmıyorum,” dedi sonra.
“Neden?” diye sordum.
“Peygamber efendimiz kullanmadı,” dedi. “Ben niye kullanayım?”
Bu cümleyi öfkeyle değil, sitemle söyledi. İçinde bir isyan değil, bir özlem vardı. Eskiye tutunarak bugünü aşma çabası…
Yürürken hikâye anlatmaya başladı. Mevlana’dan söz etti. Konya’dan. Almanya’dan gelen bir bilim insanından… Mevlana’yı eşekle odun taşırken görmesinden… Saygıdan, sarılmadan ve sonunda Müslüman oluştan…
Sözünü kesmedim.
Sükûnetle dinledim.
Ama içimde bir şey yerinden oynamıştı. Çünkü Mevlana’yı bilirim. Okudum. Arşivledim. Bu hikâyeyi orada görmedim.
“Bu anlattığınız hikâyeyi,” dedim yavaşça, “nereden biliyorsunuz?”
“Büyüklerden duyduk,” dedi. “Hikmeti yeter.”
Bir süre sustuk. Adımlarımız senkronizeydi. Evimin sokağına yaklaşırken ben konuşma ihtiyacı hissettim.
“Bakın,” dedim, “hikmet çok kıymetlidir. Ama hikmet, gerçek zeminde durur. Gerçek yoksa, yarın biri çıkıp ‘bu doğru değil’ dediğinde ne olur biliyor musunuz?”
“Ne olur?” dedi.
“İnsan,” dedim, “hikâyeye değil, inanca küser.”
Durdu. Bana baktı. İlk defa gözlerinde bir tereddüt gördüm.
“Ben kimseyi kandırmak istemem,” dedi.
“Biliyorum,” dedim. “Zaten mesele kötü niyet değil. Mesele, iyi niyetle yapılan yanlışın sessiz zararları.”
Yürümeye devam ettik. Sokağımın başına gelmiştik.
“Bugün,” dedim, “sosyal medyada görüyorum. Şehir şehir gezen tebliğciler var. Kamera açık, cümleler hazır, hikâyeler hep güçlü ama kaynaklar zayıf.”
Bir şey demedi.
“İnsanlar artık dinlemiyor,” dedim. “Kaydediyor, sorguluyor, araştırıyor. Kulaktan dolma söz, ekranda daha hızlı çöküyor.”
Evimin sokağının başında durduk. Selamlaştık. O başka yöne gitti, ben eve doğru yürüdüm.
Arkamdan bakmadım.
Ama aklım oradaydı.
Bir kişiyi değil, bir yöntemi düşündüm. Eskiye özlemle bugünü reddeden dili… Hakikati korumak isterken onu kıran anlatıları… İyi niyetin, bilgiyle desteklenmediğinde nasıl yorduğunu…
Şunu fark ettim:
Tebliğ, bağırarak değil; doğrulukla yapılır.
Hikâye çoğaldıkça değil, hakikat eksilmedikçe inanç güçlenir.
Ve bazen bir duraklık sohbet, uzun vaazlardan daha çok şey söyler.
Güven Albayrak

Yorum Yazın